Kaydırmayı Durduran Parmaklar: Bir "Scroll" Hikayesi
- Arda Çetin

- 3 saat önce
- 2 dakikada okunur
Dijital dünyanın en büyük savaşı nerede veriliyor biliyor musunuz? Cephe hatlarında değil, tam olarak başparmağınız ile ekranınızın arasındaki o birkaç santimetrelik alanda. Gün içinde kilometrelerce yol kat eden o parmakları durdurmak, modern zamanın en zor zanaatlarından biri haline geldi. Biz buna "lets digital" mutfağında kısaca "bakıp geçilmeyen içerik sanatı" diyoruz.
Peki, bir kullanıcı binlerce gönderi arasından neden sizinkine "merhaba" der? Gelin, bu hikayeyi birlikte yazalım.
Algoritmalarla Aranız Limoni mi?
Sosyal medya platformlarını devasa birer akşam yemeği partisi gibi hayal edin. Herkes konuşuyor, herkes en güzel kıyafetlerini giymiş ve herkes ilgi bekliyor. Eğer bu partiye girip sadece "Ürünüm çok güzel, hemen alın!" diye bağırırsanız, insanlar nazikçe yanınızdan uzaklaşır.
Markaların yaptığı en büyük hata, sosyal medyayı bir ilan tahtası sanmaktır. Oysa burası bir etkileşim alanı. Eğer algoritmalardan geçer not almak istiyorsanız, onlarla inatlaşmak yerine dans etmeyi öğrenmelisiniz. Sosyal medya yönetimi, sadece görsel paylaşmak değil; o görselin altına hangi hikayeyi bıraktığınızdır.
Küçük bir not: Algoritmalar soğuktur ama takipçileriniz sıcaktır. Onlara birer sayı (metrik) gibi bakmayı bıraktığınızda, organik bağlar kendiliğinden kurulmaya başlar.
Vejetaryen Birine Antrikot Reklamı Göstermek
Pazarlama dünyasında "hedefleme" kelimesini çok duymuşsunuzdur. Ama biz buna "doğru masaya doğru tabağı servis etmek" diyoruz. Düşünsenize, bir içerik hazırlıyorsunuz; tasarımı şahane, metni pırlanta gibi... Ama bu içeriği, konuyla hiç alakası olmayan birine gösteriyorsunuz. Sonuç? Koca bir sıfır.
İşte burada veriye dayalı strateji devreye giriyor. Facebook, Instagram veya LinkedIn fark etmeksizin; reklam kampanyalarınızı yönetirken "herkese hitap edelim" yanılgısından kaçıyoruz. Çünkü herkese hitap etmeye çalışmak, aslında kimseye bir şey söylememektir.
Örnek verelim: Bir butik kahve dükkanınız olduğunu düşünün. Sabah saat 08:00’de, işe gitmek için metro bekleyen ve uykulu gözlerle telefonuna bakan birine "Güne zinde başlamak için bir yudum yeter" mesajıyla çıkmak bir stratejidir. Gece saat 23:00’te aynı kişiye filtre kahve satmaya çalışmak ise sadece bütçenizi (ve uykuları) kaçırır.
Minimalist Tasarım: Gürültünün İçindeki Sessiz Güç
"lets digital" olarak tasarım felsefemiz belli: Az ama öz. Sosyal medya akışları zaten yeterince yorucu. Neon renkler, her köşeden fırlayan yazılar ve karmaşık grafikler kullanıcının gözünü yorar. Biz, o gürültünün içinde temiz bir nefes alanı yaratmayı seviyoruz.
Bir görsel, kullanıcıya "Ben buradayım ve ne dediğimi biliyorum" güvenini vermeli. Karmaşayı değil, anlamı ön plana çıkarıyoruz. Çünkü biliyoruz ki; en güçlü çığlık bazen en zarif duruştur. Sosyal medya tasarımlarımızda kullandığımız bu sadelik, markanızın kurumsal ağırlığını korurken samimiyetinden de ödün vermemesini sağlıyor.
İçerik Üretimi: Bir "Aşk" mı yoksa "İş" mi?
Aslında her ikisi de. İçerik üretirken markanızın kimliğiyle yankılanacak bir ses tonu buluyoruz. Eğer bir hukuk bürosuysanız çok laubali olamazsınız, ama bir "lifestyle" markasıysanız da robot gibi konuşamazsınız.
İçeriklerimizde direkt konuya girmek yerine, hayatın içinden örneklerle dokunmayı seviyoruz. Çünkü insanlar markalarla değil, insanlar gibi konuşan yapılarla bağ kurar.
Strateji: "Satış yap" demeden, "ihtiyacı hissettir".
İçerik: "Bilgi ver" ama "eğlendirerek".
Etkileşim: "Cevap ver" ama "samimiyetle".




Yorumlar